Vukuf-i Kalbî (Kalbinin Hallerini Bilmek)


Kalb, lugatta her şeyin ortası,bir halden diğer bir hale çevirme,değiştirme,imanın mahalli,bir şeyin içini dışına ve dışını içine çevirmek; vukuf ise bir şeyi bilme,bir hâlde kalma durma, duruş anlamlarına gelmektedir.

Kalbler etkiye açıktır. Peygamberimizin ifadesi ile “Öyle ki, kalb çölde rüzgarların sağa sola savurduğu bir kuş tüyü gibi sürekli değişir" buyurulmaktadır.Gözün gördüğü, kulakların duyduğu her şeyde kalbin meşguliyeti vardır.Bu meşguliyetler, kalblerden silinip atılmazsa, Allah ile aramızdaki en azim perdeyi meydana getirecektir.Bu nedenle zikir, elli dört farzın birincisidir. “Allâh’ı zikretmek; elbette en büyük (ibâdet)’tir.” (el-Ankebût, 45)  buyrulmuş yine bu meyanda Efendimiz (s.a.v) “Allâh’ı zikreden kimseyle zikretmeyenin misâli, diri ile ölü gibidir.” (Buhârî, Deavât, 66) demişler ve  zikrin önemine işaret etmişlerdir.

Vukuf-i kalbi özellikle zikir ve ibadet anında istenmiştir.Zakir ,eline aldığı tespihi tek tek çekerken kalb de her adette zikre iştirak etmeli ,zikrettiği Zat’a dönmelidir.Allah’a yönelmek, esasen kalb ile ilgili bir durumdur. Amaç, kalbin tüm boş iş ve meşguliyetlerden temizlenerek tam bir uyanıklık halinde zikrin farkında olmasıdır.Nitekim ayeti kerimede: “Rabbinin ismini zikret ve bütün varlığınla O’na yönel.” (el-Müzzemmil, 8) buyrulmuştur.

Bildiğimiz gibi zikir, hayatta uğraştığımız her mubah iş anında yapılabilecek bir ibadettir.Öyle ise Hz. Allah’ı (c.c) anmak için elimizdeki işin , bulunduğumuz mekanın değil; kalbin muhabbet duyarak zikre iştirak edip etmediğinin önemi vardır. Bu gerçeği Hz. Allah (c.c) şöyle duyurmuştur:’’ Öyle sâlih kimseler vardır ki, onları Allâh’ın zikrinden, namazı hakkıyla kılmaktan ve zekâtı vermekten, ne ticâret alıkor ne de bir alışveriş. Onlar, kalblerin ve gözlerin dehşetten hâlden hâle döneceği bir günden korkarlar.” (en-Nûr, 37).Anlaşılıyor ki; sosyal yaşantımızda , insanlara karşı sorumluluklarımızı yerine getirirken onların vakıf olamayacağı , yalnızca Allah’ın vakıf olduğu bir zikir hali içinde olmanın yolları vardır.Bu imkansız değildir.Her say-u gayret eden (elbette zikri; ehlinden telkin edenler)bu hale erebilirler.

Rabbimiz sözde kalan, ibadet ediyormuş gibi görünüp de  kalbin dünya iş ve meşgalelerine adandığı,  bir kulluk istemediğini ayetlerle bize bildirmiştir.Örneğin zikrin en büyüğü namazdır.Yine namaz esnasında da Rabbimiz kalbimize vakıf olmamızı onun namaza iştirak etmesini emretmiştir.Kalbin katılmadığı ve gaflet içinde kılınan bir namazın ,kul için sevap değil, kınama sebebi olacağı bildirilmiştir.(Maun Suresi, 4-5)

Tasavvuf yolunun büyükleri Allah’ı hatırda tutabilmenin en önemli yolunun Allah’ı anmak ile yani onu zikretmek ile mümkün olduğunu bildirmişler, ancak maksuda ermek için zikrin de tam bir kalbi uyanık ile yapılmasının gerekliliğini vurgulamışlardır.Hace Ubeydullah Ahrar( k.s)’ın mürşidi Alauddin Attar (k.s.) Hazretleri’nin kendisine şöyle buyurduğunu bildiriyor:

“Kalbine dikkat et! Her halde zikir ve huzur halini koru. Bir yolda giderken, falanca durak yerine kadar kalbime sahip çıkacağım, yakınlığımı kaybetmeyeceğim, gaflete düşmeyeceğim diye karar ver. Böyle davranırsan, hedefine ulaşır, muradına erersin.”

Şu halde üzerinde durulması gereken en önemli iş kalbimizi uyandırmaktır. Her mümin, Allah katında ne kadar kıymetli olduğunu ve Allah tarafından ne derece sevildiğini bilmek ister. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz, bunun cevabı için kalbinize bakın buyuruyor ve ekliyor: “Kul kalbinde Yüce Rabbi’ne ne kadar yöneliyor, değer veriyor, onu seviyor ve zikrediyorsa, bilsin ki Allah katında kıymeti o kadardır.” (Hakim, Müstedrek; Ebu Ya’la, Müsned; Beyhakî, Şuabu’l-İman)

Bal bal demekle ağzın tatlı olmayacağını , ancak balı tatmakla bunun mümkün olduğunu biliriz.Zikir de manevi lezzetlerin en büyüğüdür.Onun tadını tatmak, kalbin saffetini temin etmek mühim bir iştir.Dilin zikir kelimelerini sevgisiz , muhabbetsiz söylüyor olması , ne kalbte ne azalarda tesir halk etmez.

Muhammed b.Abdullah el Hani Hazretlerinin (k.s)  Adab isimli eserinde şöyle denilmektedir: Zikrederken devamlı murakabe halinde olmalı, bu halini kaybetmemeğe çalışmalıdır.Sadat-ı kiram hazeratı vukuf-i kalbinin zikirde şart olduğunu söylerler.Zakir zikir anında kalbine hakim ve sahib olmalı ,oraya Allah’tan başka birinin girmesine izin vermemelidir.Kalbe sahip olmak demek,onun ne halde bulunduğunu her an gözetmek demektir.Zikirle meşgul mü değil mi?Kişi kalbini her an kontrol etmeli , kalbinde gaflete açık bir kapı bulundurmamalıdır.

Yine Ahmed b.Hadraveyh (k.s) der ki:’’Kalbler kaplar gibidirler.Hak ile doldurulduğu zaman, Hakk’ın nurları bütün organları nurlandırır.Batıl ile dolduğu zamanda batılın karanlığı bütün organları karartır’’

Yine Zunnun Mısri (k.s) :’’Kalbin bir saat süreyle temizliğini muhafaza edebilmesi, insü cinin ibadetinden efdaldir.İçinde resim ve heykel bulunan bir  eve melek girmezken, içinde Allah’dan başkalarının sıfatları bulunan kalbe Hakk’ın delilleri nasıl olur da girer?’’ buyurmuşlardır.

Hasılı kalbe vukufiyet çok önemlidir.Kalbe sahip olunarak ,yalnız Allah için yapılan ibadetler muhabbet   ve iştiyak vesilesidir.Tasavvuf büyüklerinin işaret ettiği bu güzel yolları anlamak ,yaşamak, gerçek kulluğu gaye edinmek, yaşam hedefimiz haline gelmeli ,her hal ve işimizde Rabbimizle beraber bulunduğumuz bilincini kazanmalı, kalblerimizi O’ndan başkası ile meşgul etmemeye çalışmalıyız. “Rabbini, kendi içinde (kalbinde), yalvararak ve ürpererek, yüksek olmayan bir sesle, gece-gündüz zikret! Gâfillerden olma!” (el-A’râf, 205)

Yukarı Çık