Tut Bizi Ey Oruç!


Hakikat saati yine kutlu bir zaman diliminden, Ramazan-ı Şerif’ten sesleniyor bizlere. Gelin zamanın kıymetini idrak edin, saatlerinizi hakikate göre ayarlayın diyor adeta. Bu mübarek ay yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’in kendisinde inmeye başlaması ve içinde bin aydan daha hayırlı bir geceyi saklaması sebebiyle biz müslümanlar için çok kıymetli ancak bu ayın kendisine has, kıymeti paha biçilmez bir de ibadeti var; oruç…

Oruç, günün belirli saatleri içinde sadece ve sadece Allah rızası için kulun kendisini yemeden-içmeden ve çeşitli bedeni ihtiyaçlardan alıkoyması, kendisini bir anlamda tutmasıdır. Bu nedenle olsa gerek oruç yapılmaz, oruç kılınmaz “oruç tutulur”.  Hakikatine bakıldığında ise oruç bizi tutar.

Yeryüzüne Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine şahitlik etmek için gönderilmiş olan insanoğluna hayat telaşının içinde unuttuğu şahitliğini hatırlatır. Her anını Allah’ın rızasına uygun yaşamayı zaman geçtikçe unutan, dağılan, dünya keşmekeşinin içinde kaybolan bizleri bedenen ve ruhen toparlar. Bedenimizden başlar toparlamaya. Bir yılın on bir ayı durmadan dinlenmeden çalışan bedenimizi oruçla bir ay dinlendiririz. Sürekli çalışan makineleri düşünün bir süre sonra yıpranır gerektiği gibi iş göremez olurlar. Bedenlerimiz de durmadan dinlenmeden çalışmanın getirdiği yorgunluğu oruçla atar, dinlenir, yenilenir.

Ve ruhlarımız… Dünya telaşının içinde şahitliği sahiplikle karıştıran karıştırdıkça dağılan, özüne yabancılaşan, rotasını şaşırıp istikametini ve selametini yitiren ruhlarımız… Peygamberimiz (sav) "Nice namaz kılanlar vardır ki, kıldıkları namazdan ellerine geçen sadece uykusuzluk ve zahmettir ve yine nice oruç tutanlar vardır ki oruçtan onlara kalan sadece açlık ve susuzluktur" buyurarak ibadette önemli olanın zahiri hal ve hareketlerin değil manasını kavramak ve yaşamak olduğuna işaret etmiştir. Bu da ancak kişinin bedeniyle yaptığı ibadete ruhunu katmasıyla mümkündür. Bu yönden bakıldığında oruç sadece aç kalmak değildir. Ruhlarımızı “Ben oruçluyum” sırrına sırdaş etmektir. Bu sırra vakıf olan büyükler gibi orucu midenin yanı sıra göz, kulak, dil, el, ayak tüm azalarla tutmaktır. Daha doğrusu oruca azalarımızı tutturmaktır. Lüzumsuz işlerden uzak kalarak zamanı boşa harcamamaktır, israf-ı kelam etmeyip tefekküre yönelmektir, haramlardan korunmaktır, başımıza gelen en küçük nahoş halde sinirlenip “Zaten oruçluyum!!!” diye bağırmayıp aksine sabrederek “Ben oruçluyum” diyebilmektir. Nefsimize sabır ve tahammül talimi yaptırmaktır. Mideye yemek sokulmadığı gibi kalbe de Allah’tan gayrısını sokmamaktır. Bunun için uğraşmak ve kendini tutmaktır. Bu yönden bakıldığında biz orucu tutmayız oruç bizi tutar. Tüm bunlar ise bir ibadeti edadan öteye insanın anlam kazanmasıdır. Ruhun işlenmesi ve hakikatini bulmasıdır. Yani oruç, mideyi boş bırakıp ruhu doyurmaktır.

Ruhlarını hakikat pınarından doyuranların oruçtan anladığı ile bizlerin anladığı bir değildir. Onlar, Meryem orucuna niyetlidirler. Sadece yemekten içmekten uzak durmazlar bütün süfli hallerden, masivadan uzaktırlar ve kalpleri dünyaya karşı hep oruçludur. Elleri altın külçelerini ölçerken gönülleri Yâr kapısında mağfiret talebindedir, dilleri dünya kelamı konuşurken gönülleri yine Cenab-ı Allah’ın zikrindedir ve bedenleri dünya sahnesinin bir yerinde dururken onlar tüm varlıklarıyla Mevla’nın huzurundadırlar. Kendilerini O’ndan alıkoyacak her şeye oruçludurlar. İftarı ise ahrete saklarlar.

Bu bir aylık sürecin ve orucun bize kazandırması gereken de budur aslında. Bir deneme süresi, bir alıştırma, bir talim gibi düşünün. Bütün hayatımıza kök salıp dalları ahirete uzanacak bir ağacın tohumlarını atın oruçla.  Oruçluyum deyip geçmeyin, orucun sırrına talib olun. Orucu bedeninizle değil ruhunuzla tutun ki oruç da sizi tutsun!

Yukarı Çık